El, İnsanı Anlamak için Olağanüstü Bir Pencere
Raymond Tallis ile
El: İnsanla İlgili Felsefi Bir İnceleme kitabı üzerine söyleşi
(Uğur Polat)
Bugün parmaklarımızın soğuk ekranlara değdiği çağda Raymond Tallis, ‘El: İnsanla İlgili Felsefi Bir İnceleme’ kitabıyla bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatıyor; elini kaybeden insan anlamı da kaybeder.
İnsan, elleriyle dünyaya dokunurken yalnızca nesnelere değil, kendi varlığına da dokunur. Raymond Tallis’in El: İnsanla İlgili Felsefi Bir İnceleme adlı eseri, elin bu dokunuşta doğayı düşünceye, hareketi anlama dönüştüren yaratıcı jest olduğunu gösterir. Tallis, Anaksagoras’ın “insan akıllıdır çünkü elleri vardır” sözünü tersine çevirir: İnsan, elleri olduğu için yalnız akıllı değil, anlam kuran bir varlıktır. Bugün parmak uçlarımızın soğuk ekranlara değdiği çağda, El: İnsanla İlgili Felsefi Bir İnceleme bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatır — elini kaybeden insan, anlamı da kaybeder. Bu düşünsel derinliği ve kitabın Türkçeye kazandırılmasını vesile bilerek, değerli hocam ve dostum Raymond Tallis ile bu söyleşiyi gerçekleştirdim; onunla gerçekleştirdiğimiz bu diyalog, yalnızca bir kitabın değil, insanın kendini yeniden tutma hikâyesinin de yankısıdır.
Söyleşi: Uğur Polat Tarih: 23 Ekim 2025
Uğur POLAT: Sizi “The Hand: A Philosophical Inquiry into Human Being” kitabını yazmaya yönelten ve eli, insan olmanın anlamını kavramak için bu kadar güçlü bir başlangıç noktası olarak görmenize yol açan şey neydi?
Raymond Tallis: Aslında bu ilgimin iki temel kaynağı vardı: biri tıbbî, diğeri felsefî. Tıbbî olanla başlayayım: Benim klinik nörofizyoloji geçmişim var. Yıllarca elektromiyografi ve sinir iletim çalışmaları yaptım; genellikle karpal tünel sendromu olan hastalarla ya da ciddi yaralanmalardan sonra sinir nakli yapılmış hastalarla ilgilendim. Bir ortopedi cerrahı arkadaşımla birlikte, bu hastalarda sinirlerin nasıl yeniden büyüdüğünü ve elin nasıl işlevini geri kazandığını inceleyen çalışmalar yürüttük. Bu, yayımlanan ilk tıbbî araştırmamdı. Araştırma bana, insan elini anlamanın, insan doğasının kendisini anlamak için olağanüstü bir pencere açtığını fark ettirdi. Diğer yandan, felsefî bir yönelim de eşzamanlı olarak gelişiyordu. O sıralar Martin Heidegger üzerine bir kitap yazıyordum. Heidegger, Varlık ve Zaman adlı eserinde, dünyayla kurduğumuz ilişkinin araçlar aracılığıyla gerçekleştiğini — yani “elde hazır olan” (ready-to-hand) ile “elde bulunur olan” (present-at-hand) şeyler arasındaki farkı — sık sık vurgular. Filozofların insanı çoğunlukla dünyaya seyirci bir zihin olarak tasvir etmesine karşı çıkar; ona göre insan, dünyayla eylem içinde, araçlar aracılığıyla var olur. Heidegger ayrıca hayvanlarla insanlar arasındaki farkı da ilginç bir biçimde ele alır: Hayvanların “patilere” sahip olduklarını, bizim ise “ellere” sahip olduğumuzu söyler — ve bu farkın derin bir anlamı olduğunu düşünür. Heidegger üzerine yazdığım A Conversation With Martin Heidegger kitabını bitirdiğimde, bu konunun zihnimde hâlâ açıklığa kavuşmamış bir yönü vardı. Aynı zamanda çevremdeki ortopedist dostlarım da el cerrahisiyle yakından ilgileniyordu. Böylece bu temayı daha yakından incelemeye başladım. Yazdıkça fark ettim ki el, sadece anatomik bir yapı değil; aynı zamanda insanı insan yapan şeylere — bilince, kültüre, eylem gücüne ve dünyayı dönüştürme biçimimize — açılan bir kapıydı. El üzerine yazmak, aslında bir anlamda “eli kavramak”, yani bizi diğer tüm canlılardan bu kadar farklı kılan şeyi anlamaya çalışmaktı.
Uğur POLAT: El, insanlığımıza bu kadar özgün bir pencere neden açıyor? Kitapta elin yalnızca biyolojik bir organ olmadığını, bilinç, kültür ve özgürlükle bağlantılı düşünen bir araç olduğunu söylüyorsunuz. Bu bakış açınızı biraz açabilir misiniz?
Raymond Tallis: Aristoteles bunu olağanüstü bir biçimde dile getirmiştir: “El, aletlerin aletidir” — yani ilk ve en temel araçtır. Onun kastettiği şuydu: Ellere sahip olmak, bedenimizle kurduğumuz ilişkiyi tamamen değiştirir. İnsanlar, en yakın primat akrabalarımız olan şempanze ya da gorillerle karşılaştırıldığında, kendi bedenleriyle çok farklı bir ilişki içindedir. Bunun birkaç nedeni var. Öncelikle insan eli olağanüstü derecede karmaşıktır. Ayrıca yalnızca insana özgü bazı özelliklere sahiptir; örneğin parmakların birbirinden bağımsız hareket edebilmesi — senin de çok iyi bildiğin üzere, fraksiyone parmak hareketi — bizde son derece gelişmiştir. Parmaklarımız büyük bir hassasiyetle bağımsız hareket edebilir. Bir diğer fark da şu: İnsan eli artık sadece bir “yürüme desteği” olmaktan kurtulmuştur. Dört ayaklı hayvanlarda ön uzuvlar esasen hareketi sağlar; ama biz yaklaşık beş milyon yıl önce dik yürümeye başladığımızda, el serbest kaldı. Böylece, büyük nörofizyolog Charles Sherrington’ın dediği gibi, “uzayın hassas bir kâşifi” haline geldi. Artık jest yapabiliyor, iletişim kurabiliyordu. Düşünün, eğer bir köpek size el sallamaya kalksa, düşerdi! Kısacası el, yalnızca bir manipülasyon organı değil, aynı zamanda bir iletişim organı haline geldi. Hem bedenimizle ilişkimiz hem de başkalarıyla kurduğumuz ilişki bu sayede değişti. The Hand’den yaklaşık on yıl sonra bu kez işaret etme üzerine bir kitap yazdım; çünkü işaret etmek, bilincimizi başkalarıyla paylaşmanın en temel yollarından biridir — filozofların “ortak niyetlilik” dediği şey budur. Böylece el, fizyolojik olarak özgürleşmiş ve bilişsel olarak genişlemiş bir varlık haline gelir — yani bizim eylem gücümüzün açık bir aracı olur. Dünyayı biçimlendirmemizi, nesneleri manipüle etmemizi, jestlerle anlam paylaşmamızı, dolayısıyla da özgürleşmemizi sağlar. Küçük çocukları izlemeyi çok severim; bir yaşındaki bir çocuk, sürekli olarak bir şeyleri ebeveynine gösterir. Bu davranışta bile ortak dikkat ve paylaşma isteği görülür; artık sadece “yakalama” değil, paylaşma vardır. Şempanzelerde de zaman zaman işaret etme davranışı görülür, ama bu genellikle “emir verici” niteliktedir — bir şeyi istemek ya da talep etmek içindir. İnsan işaret etmesi ise bildiricidir: paylaşmak, göstermek, anlamı iletmek içindir. İşte bu yüzden el, manipülasyon, iletişim ve öz-bilincin bütün katmanlarıyla insanlığımızın temellerinden birini oluşturur. Konunun derinliği tükenmez — çünkü el, sayı saymaktan kültür üretmeye kadar her şeyin kökünde yer alır.
Uğur POLAT: El–Alet–Dil üçgeni, insanın dünyayı dönüştürmesinin anahtarı gibi görünüyor. Dijital ellerimizin fiziksel ellerimizin yerini giderek daha fazla aldığı bu teknolojik çağda, bu ilişkiyi nasıl anlamalıyız? Sizce insanlık bu süreçte ne kazanıyor ve ne kaybediyor?
Raymond Tallis: Bu gerçekten çok iyi bir soru — keşke buna derin bir yanıt verebilsem, ama sanırım henüz hiç kimse bu sorunun cevabını tam olarak bilmiyor. Bugün içinde yaşadığımız dünyada, ilişkilerimiz giderek daha fazla, işleyişi bizim için görünmeyen araçlar aracılığıyla kuruluyor. Şu anda yaptığımız şeyi düşünün: İkimiz İngiltere ile Türkiye arasında konuşuyoruz ama bu konuşmanın bir yerden bir yere nasıl ulaştığını aslında hiç bilmiyoruz. Bizi birbirimize bağlayan süreçlerin büyük kısmı görünmez, ekranların, sinyallerin ve algoritmaların ardına gizlenmiş durumda. Yine de el, hâlâ bizimle maddi dünya arasındaki temel aracı olmaya devam ediyor. Hâlâ fiziksel işler yapıyoruz — çekiçle çivi çakıyoruz, klavyede yazı yazıyoruz. Evet, klavyede yazmak artık eskisi kadar “elle yapılan” bir iş değil, ama hâlâ bir el hareketi; tamamen soyutlaşmış bir iletişimin son fiziksel halkası. Bununla birlikte, dünyayla kurduğumuz ilişkinin büyük bir kısmı artık fiziksel olmayan (bedensizleşmiş) bir nitelik kazanmış durumda. Doğrudan dokunmak yerine dijital arayüzler üzerinden etkileşiyoruz. Bu durumun sonuçlarını, öznel varoluşumuz ve eylem gücümüz açısından henüz tam olarak kestiremiyoruz. Birinci Sanayi Devrimi bize makineleri getirmişti — kendi kendine işleyen, özerk araçları. İnsan kollarını kavuşturabilir, makine kendi başına çalışmaya devam ederdi. Ardından, ikinci bir devrim geldi: bilgi işleyen makineler. Bu defa araçlar, hesaplama, analiz, hatta belleğin bazı yönleri gibi zihinsel süreçlerin yerini almaya başladı. Şimdi ise insanın dünyayla kurduğu ilişki, tarihte hiç olmadığı kadar soyut ve bedensiz hale geldi. Bunun insanlık için — dünyada bedensel, bilinçli bir özne olma deneyimimiz için — ne anlama geleceğini henüz tam olarak bilmiyoruz. Ama giderek daha fazla “dijital ellerimizle” yaşamanın sonuçlarını yeni yeni kavramaya başlıyoruz.
Uğur POLAT: Kitabınızda el, hem yaratmanın hem de sorumluluğun bir sembolü olarak görünüyor. Sizce elin bu etik boyutu — iyilik yapma, zarardan kaçınma ve anlam yaratma gücü — insan özgürlüğünün merkezinde yer alıyor mu?
Raymond Tallis: Evet, kesinlikle öyle. Biz insanlar, elleri olan canlılar olarak muazzam bir şekilde güçlenmiş varlıklarız. Dünyaya — ve birbirimize — hem bireysel hem de kolektif düzeyde etki etme kapasitemiz, en yakın primat akrabalarımız olan gorillerle ya da şempanzelerle kıyaslandığında olağanüstü boyutlardadır. Fakat bu güç hem iyiliğe hem kötülüğe hizmet edebilir — ve aslında hangisinin baskın çıkacağı konusunda hâlâ kesin bir yargıya varılmış değil. Savaşlarda birbirimize yaptığımız korkunç şeylerin boyutu öyle ki, hiçbir şempanze ya da goril bununla kıyaslanamaz. Yine de aynı eller, olağanüstü iyilikler yapma potansiyeline de sahiptir. Geniş açıdan baktığımızda, teknoloji — ki bu da elin bir uzantısıdır — insanlık için muazzam faydalar sağlamıştır. Milyarlarca insanı yoksulluktan, açlıktan ve yetersiz beslenmeden kurtarmış; eğitimi, anne ve çocuk sağlığını, yaşam süresini önemli ölçüde iyileştirmiştir. Son elli yılın verileri gerçekten şaşırtıcı. En sevdiğim kitaplardan biri olan Hans Rosling’in Factfulness adlı eseri, insan refahındaki bu gelişmeleri mükemmel bir biçimde gözler önüne serer. Dolayısıyla teknolojiden ve yan etkilerinden sık sık şikâyet etsek de, insanların açlıktan ölmemesi, erken yaşta hayatını kaybetmemesi ya da doğum sırasında ölmemesi konusunda teknoloji — ve onun uzantısı olarak insan eli — gerçekten olağanüstü şeyler başarmıştır. Elbette tehlike, aynı gücün kötülük üretme potansiyelinde yatıyor: savaşlarda olduğu gibi, ya da iklim değişikliği gibi öngörülmemiş sonuçlarla dünyayı tehdit eden biçimlerde. İşte bu ahlaki ikilik — elin hem iyileştirme hem de zarar verme kapasitesi — bence insan özgürlüğünün ve sorumluluğunun tam kalbinde yer alıyor.
Uğur POLAT: Türkiye’deki okurlara bu kitap hakkında ne tavsiye edersiniz? Kitabı okurken özellikle elin hangi yönlerine odaklanmalarını önerirsiniz? Ayrıca bu kitabı kendi felsefi çalışmalarınızın genel çerçevesi içinde nasıl görüyorsunuz? Türk okurları bu kitap aracılığıyla insan benliğini ve dünyanın doğasıyla ilişkisini anlamaya yönelik nasıl daha derin bir yolculuğa başlayabilirler?
Raymond Tallis: Bu gerçekten harika bir soru. Öncelikle şunu söyleyebilirim ki el, o kadar zengin ve karmaşık bir olgu ki, kitabı okurken dikkatinizi tek bir yöne daraltmamanızı öneririm. Örneğin İngilizcede “digit” kelimesinin hem parmak hem de sayı anlamına geldiğini düşünün. Bu bile başlı başına büyüleyici bir şeydir: El, muhtemelen ölçme, sayma, niceliklendirme yeteneğimizin ilham kaynağı olmuştur — başka bir deyişle, bizi “ölçen varlıklar” haline getirmiştir. Her ne kadar her şeyi sayılara indirgemememiz gerektiğine inansam da, ölçme ve niceliklendirme yetisi insan dünyasını kökten dönüştürmüştür. El üzerine düşündükçe onun ne kadar derin ve karmaşık olduğunu daha iyi fark edersiniz. Örneğin yalnızca dokunma eylemini, bir parmağın diğerine temas ettiği o narin anı düşünün. Filozof Maurice Merleau-Ponty buna “çifte dokunuş” der; bu kavram, öz-bilinç ve bedensel varoluşun incelikli doğasını açığa çıkarır. Ya da ellerimizle iletişim kurma biçimlerimizi düşünün — jestler, işaretler, ifadeler — hepsi dünyayla kurduğumuz anlam ilişkisini zenginleştirir. Bu yüzden Türk okurlara önerim şu olurdu: Kitabı dar bir bakış açısıyla okumayın; içine dalın, içinde yüzün. Elin tüm boyutlarını keşfedin; çünkü bunu yaptığınızda, insan olmanın ne kadar derin ve katmanlı bir şey olduğunu sezersiniz. Kitabın felsefi çalışmalarımın genel çerçevesi içindeki yerini soracak olursanız, evet, The Hand insan anlayışımın temel taşlarından biridir. Yıllar içinde insanın benzersiz bir varlık olduğu fikrine ulaştım — doğanın bir parçasıyız, ama ondan belli bir mesafedeyiz. Ben buna doğa-ötesi diyorum; yani doğanın dışına taşan, ama doğaüstü olmayan bir varlık türü. Ben seküler bir hümanistim; yaratıcı bir Tanrı’ya inanmıyorum. Ama insanı da yalnızca doğanın sıradan bir parçası olarak görmüyorum. Biz hem doğanın içinde hem de ondan uzakta duran varlıklarız. Felsefi antropolojimin — hatta felsefemin genel olarak — büyük bölümü, bu olağanüstü durumu anlamaya yöneliktir: Nasıl oldu da bedensel varlıklar olarak yalnızca doğanın içinde yaşamakla kalmadık, aynı zamanda anlamın, kültürün ve düşünmenin dünyasına adım attık? Umarım Türk okurlar da bu kitap aracılığıyla, insan olmanın bu gizemli doğasını keşfetme yolculuğuna çıkarlar — elden başlayarak, insanın dünyayla kurduğu derin ilişkiye kadar uzanan bir düşünce yolculuğuna.
